Derin Mevzular, Ne okuruz?

İnsan ve Hayatı Üzerine Düşünceler (Engin Geçtan ve Montaigne’den kesitlerle)

Hayatın anlamı geldi, el yakıyor.

Hayatın anlamı nedir?” Herkes bunu merak eder mi? Günlük telaşa ve akışa kapılmış sürüklenip giderek, bir anlam sorgusu ile meşgul olmadan yaşayan insanlar muhakkak vardır etrafınızda. Ama sorsak herkes anlamlı bir hayatı olsun ister. Peki nedir bu anlam?

“Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle hayatına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!

Dünyada iki tür insan vardır: yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Yaşam ve Ölüm

Sorunun cevabına gelecek olursak; toplanın hayatın sırrını veriyorum! Sevim koş, anlamcı geldi!

Şimdi, hayatın anlamı nedir deyince bir anlamı olduğunu baştan varsaymış oluyoruz. O zaman soruyu biraz değiştirelim: “Hayatın anlamı var mıdır? Varsa nedir?”

Bu anlam meselesi aslında ne açıdan baktığımıza göre değişiyor. Örneğin, biyolojik açıdan bir nirvana arıyorsak, anlamdan kastımız buysa, hayatın ulaşmak istediği böyle nihai bir hedef yok, varsa da henüz bilim adamları çözemediler diyelim. (Böyle dan diye de yok denmez ki canım) En temele indirgemek istersek hayat; üreme ve yaşama niyetinde olan canlıların etkinliği. Yani hayatın anlamı onu sürdürebilmek de diyebiliriz. Peki ama neden? Doğası böyle. Peki doğası neden böyle? Bilemiyoruz.

Biyolojiyi filan bırakalım, gelelim insana; insanın o alengirli beynine girelim. Dedik ya durup düşündüğünde hiç kimse anlamsız bir hayat yaşamak istemez. Hatta anlamsız, sıradan, genel bir hayat geçirmiş olmaktan korkmak diye bir fobi bile var: Koinophobia.

Hâl böyleyken insan ömrü boyunca anlam yükleyecek bir şeyler arar durur. Sonuç olarak, insan neye anlam yüklerse yaşamı da o anlam etrafında şekillenir. Yani hayatın herkes için ortak bir anlamı yoktur, bir nevi herkes kendi anlamını kendisi yaratır. Engin Geçtan’ın da dediği gibi yaşama anlam katma sorumluluğu sizdedir, yeter ki bireysel sorumluluğunuzun farkında olun.

Sorumluluk: Tanrının, yazgının, talihin ya da bir komşunun üzerine kolayca atılabilecek bir yük. Astrolojinin egemen olduğu günlerde bir yıldızın üzerine kolayca atılırdı.”

Ambrose Bierce-Şeytan’ın Sözlüğü

 

“Hayatımız, der Pitagoras, Olimpiyat oyunlarında biriken büyük kalabalığa benzer: Kimileri oyunlarda ün kazanmak için bedenlerini işletirler; kimileri para kazanmak için satılık mallar getirirler; kimileri de, en kötüleri değildir onlar, başka çıkar düşünmeden her şey için, nasıl yapıldığına bakar, kendi hayatlarını anlamak ve düzenlemek için başkalarının hayatlarını seyrederler.”

Montaigne-Denemeler / İyilerin En iyisi

 

Beyin bedava, bilim kurgu biraz maliyetli.

Bir başka deyişle, insan beynini bir bilgisayar gibi düşünecek olursak, bellekte kayıtlı duran “hayatın anlamı” isimli bir klasör var ve onun içini neyle dolduracağınız size bağlı. Buradaki siz imgesi ise birçok şeyi kapsıyor. Kısaca siz ve size dokunan, karar mekanizmanızda etkisi olan, dolaylı-dolaysız hayatınızın akışını etkileyen her şey siz imgesinin anlamını oluşturuyor.  Örneğin; özgür iradeniz (ne kadar özgür olduğu şüpheli), kalıtımsal bilginiz ( sizi büyük oranda etkilediği kesin), ana-babanız, yaşadığınız çevre vs buradaki sizi tanımlayan en etkili değişkenler olarak düşünülebilir. Sizi siz yapan bütün bileşenlerin baskınlık oranlarına göre anlam kavramınız çeşitleniyor. Örneğin, bireyselleşememiş ve sürekli toplum baskıyla karşılaşmış insanların hayata ve anlama olan bakışları aslında kendi düşüncelerini değil diğerlerininkini yansıtmaya daha meyillidir.

Hayatınız boyunca bellekteki bu klasör doluyor da doluyor ve anlamı da anlamsızlığı da size dair olan bir hayat tanımlanıyor. Düşünsenize, gelecekte bir gün hayatınızın anlamını nelere yüklediğinizi analiz edip size dökümünü verebilen şöyle bir şirket kurulsa: MOL (Meaning of Life) Co. Inc. Tabii bizden çıkması pek beklenmediği için İngilizce, kimse kusura bakmasın.

İşte düşük bütçeli bir bilim kurgu senaryosu: Bu şirkete gidip parayı bayılıyoruz, sonra yetkili ağabeyler alengirli ve flash belleğe benzeyen, aşırı teknolojik bir zamazingo sokuveriyor şakağımızdan. Bu esnada aletin üzerindeki minik ekranda “Please wait.. Resolving” yazıyor. İşlem tamamlanınca, ultra teknolojik aleti bilgisayara takıp o zamana kadar yaşamış olduğunuz hayatı, “hayatın anlamı” klasöründeki verilerinizden şıp diye çekip, 1’lere ve 0’lara dönüştürme sürecinden sonra, nihai bilgi son kullanıcıya ulaşıyor. İnsan böyle bir analizde nelerin çıkmasını beklerdi acaba?

Teknolojinin acıması yoktur, çatır çatır söyleyecek gerçekleri, işe duygu katacak değil. Belki de o zamana kadar hiç farkında olmadığınız sizi önünüze koyuverecek:

“Merhaba Filanca Bey, programınız tamamlandı. Elimizdeki verilere göre hayatınızın anlamını büyük oranda ortak yaşam ilişkilerine yüklemişsiniz. Yani hayatınız ancak ve ancak diğer insanlarla anlam kazanıyor. Bunu söylemek biraz üzücü fakat psikolojik veriler bağımsız bir kişilik oluşturamadığınızı gösteriyor. Ayrıntılı bilgi için sizi psikolojik destek birimimizde ağırlayalım…”

 

Karakteri birbirine yapışmış insanlar mı var?

Hayda…  O zaman dilimiz değmişken “ortak yaşam ilişkisi” olarak adlandırılan duruma bir göz atalım. Ünlü psikiyatr Engin Geçtan’ın tanımına göre sayısal olarak iki kişinin ancak bir birey ettiği ilişkilere ortak yaşam ilişkisi deniyor. Diğer bir deyişle bireyselliğine kavuşamamış, bir şekilde başkalarıyla tamamlanmaya ihtiyaç duyan insanlar bu tip ilişkiler geliştiriyor ve bu durumda mutlu bir ilişki pek mümkün değil. Yani bir elmanın iki yarısı olmak sanılanın aksine pek de iyi bir durum olarak karşımıza çıkmıyor. Bir elmanın iki yarısı olmaktansa, yan yana duran iki elma olmak çok daha sağlıklı. Günlük yaşantımızda birçoğumuz sevdiğimiz insanlarla tamamlandığımızı, bazı şeylerin onlarla birlikte olduğumuzda daha anlamlı olduğunu düşünürüz. Fakat ortak yaşam ilişkisi içerisinde olan insanlarda bu durum bağımlılık mertebesinde.

Çilek: Okuyunca insan olmuyorus de mi???

“Bir insan diğer bir insana aşırı oranda bağımlıysa, bu onun kendi varoluş sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmakta olduğunu gösterir.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Öfke ve Düşmanlık

 

“Ortak yaşam kurma öyle güçlü bir eğilimdir ki bazı insanlar duygusal dünyalarını tümden bu tutku çevresinde yaşarlar. Böyle bir insan yalnız kalmaya katlanamaz. Güzel bir manzarayı seyrederken sevdiği insanın kendisiyle birlikte olmamasının ya da bu yaşantısını paylaşabileceği birinin bulunmamasının üzüntüsünü yaşar. Bu duyguların arada bir yaşanması evrensel nitelikte ve insanca bir olgu olmakla birlikte, sürekli olarak kişiyi egemenliği altına aldığında durum farklılaşır.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Ortak Yaşam İlişkileri

İşte insanın kendini tanımasının ne kadar gerekli olduğunu gösteren durumlardan biri. Çünkü bireyselliğimizin farkına varıp, iyisiyle kötüsüyle bizi biz yapan şeyleri keşfedip hayatımızın iplerini elimize alıncaya kadar, hayatın anlamı klasörü sadece bize biçilmiş rolleri oynadığımız verilerle dolmaya devam edecek.

“Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve beklediklerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinç dışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Değersizlik Duygusu

 

Sabah bir uyandım, dünyam değişti.

Engin Geçtan’ın da dediği gibi o mucize gelmeyecek. Geldi mi? Gelmemiştir, birbirimizi kandırmayalım. Bir sabah uyanıp da pencereden bakıldığında yaşanan aydınlanmalar, tamamlanmış biri gibi yataktan doğrulmalar filan ancak filmlerde oluyor. Mucizelere bel bağlamaktansa kendi gerçekliklerinin farkında bir hayat yaşamak insan psikolojisi için en ideali gibi görünüyor. Kendini tanımak, beklentiler üzerinde de etkili olacağından, mucizeyi göndermediği için evrene ya da diğer insanlara kızmanın yersiz olduğunu görmeye başlıyor insan. Yok canım olmaz öyle şey deyip sürekli başkalarını yargılayan, eleştiren ve kınayan bir görüntü çiziyorsanız: içinizdeki Demogorgon’a merhaba deyin.

 

Çilek: Denemeymiç bu, bana esas hâlini getir canım.

Sizi anlarsa Montaigne anlar.

Kendini tanıma yolculuğunda Montaigne ile buluşan insanları şanslı buluyorum. Bu zamana kadar Montaigne okumadıysanız üzülmeyin, okuyuverin. Zira kalburüstü bir kafede içeceğiniz kahve ile aynı fiyata Montaigne’in Denemeler’ini okuyabilirsiniz. Tabii her şeyin yeri farklı ama fiyat-performans açısından bakıldığında yaşayacağınız tatmini betimlemek için bu örneği veriyorum.

“Kral Dionysios, Platon’a, İran işi, uzun, damalı ve kokulu bir elbise hediye etmiş. Platon: “Ben erkeğim; kadın elbisesi giymek istemem” diyerek almamış; ama Aristippos almış ve demiş ki: “İnsan ne giyerse giysin, erkekse yine de erkektir…” Yine Dionysios Aristippos’un yüzüne tükürmüş; Aristippos aldırmamış. Dostları bu küçüklüğünü yüzüne vurduğu zaman, onlara: “Ne olur?” demiş, “balıkçılar da ufacık bir balığı tutmak için tepeden tırnağa deniz suyu ile ıslanmaya pekâlâ katlanıyorlar.” Diogenes lahanalarını yıkarken, yanından geçen Aristippos’a: “Lahana ile yaşamasını bilseydin, bir zalime dalkavukluk etmezdin” demiş; o da ona: “İnsanlar arasında yaşamasını bilseydin, böyle lahana yıkamazdın” diye cevap vermiş. Bakın akıl ayrı ayrı görüşleri insana nasıl kabul ettiriyor: İki kulplu bir çömlek, ister sağından tut, ister solundan.”

Montaigne-Denemeler / İnsan Aklı

Montaigne, yaşadığı devre hakim olanın ötesinde bir bakış açısına sahip; düşüncenin ne kadar göreceli olabileceğini kanıksamış ve kendi düşünce sisteminde sadece bireyin kendi aklıyla  düşünmesinin önünü açmaya çalışmış. Bu anlamda bazı filozofların geliştirdikleri “Şöyle bir problem var, evet hepiniz yaşıyorsunuz, işte ben onu çözdüm. Buyrun çözüm, alın uygulayın” tarzındaki sistemlerin aksine, hiçbir sistemin hayatı ve insanı bütün zenginliğiyle kucaklayamayacağı ilkesini benimsiyor. Onun problemlere bakış açısı şöyle: “Bak bu problemi Sokrates böyle ele almış, falanca köylü böyle çözmüş, bilmem kim hakkında böyle demiş, bana göre ise şöyle bir şey. Sen şimdi bunları al bi’ köşede dursun, düşün taşın, değerlendir, ona göre olaya nasıl yaklaşacağına kendin karar ver.” Ne kadar dostça ve uyum içerisinde değil mi?

“Kendisiyle uyum halinde olan bir insan, başkalarına dostça yaklaşır, ama gereğinde onlara karşı çıkar ve haklarını savunmak için savaşır, bazen ise yalnız kalmayı yeğler. Bu durumlardan hangisini yaşayacağının seçimini o andaki içsel yaşantılarına ya da içinde bulunduğu çevresel koşullara göre yapar. Buna karşılık, insanlar vardır, sürekli başkalarının sevgisini ve onayını kazanmaya çalışır ve bunu yaparken de kişiliklerinden ödün verirler. İnsanlar vardır, diğer insanları sürekli karşılarına alır ve dünyaya karşı sonu gelmeyen bir öfkeyle yaşarlar. Ya da insanlar vardır, başkalarıyla aralarına görünmez bir engel koyar, onlarla yakın duygusal ilişkiler kuramazlar. Süreklilik gösteren bu üç tür tutumun her birinin gerisinde korku ve kızgınlık duyguları bulunur.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Öfke ve Düşmanlık

 

Karikatür, Özer Aydoğan’ın “Çene” adlı dergisinin ilk sayısından.

Virtual Reality Show

İşte insanların büyük bir kısmının muzdarip olduğu şeylerden biri de bu onaylanma meselesi. Onaylanmak insan doğasının ihtiyaçlarından biri sanırım. Eşik bir seviyeye kadar onaylamak ve onaylanmak, ilişkilerde olmazsa olmazdır. Nitekim yakın bir ilişki içinde olmak isteyen insanların ortak bir paydada buluşmaları için temel konularda birbirlerini onaylamaları gerekebilir, ama bu her konuda uzlaşmak anlamına kesinlikle gelmeyecektir. Esas problem sanırım şöyle: insanın sürekli bir şekilde ve kendisi için pek de önemi olmayan insanlar tarafından bile onaylanmak istemesi durumu. Engin Geçtan gibi konuşalım, insanlar vardır, diğerlerini hiç ilgilendirmeyen konuları bile sürekli dile getirip karşı taraftan bir onay gelmesini beklerler. Özellikle sosyal medya bu olgunun analizini yapabilmek için biçilmiş bir kaftan gibidir. Bazı insanların abartılı ve arttırılmış gerçeklik hatta illüzyon içeren paylaşımlarına baktığınızda şu tarz mesajlar alabilirsiniz: “bakın ne kadar bilgiliyim”, “bakın ne kadar da uyumlu bir çiftiz, çok aşığız, kimse bizden güzel sevemez”, “bakın ne kadar da duyarlıyım”. Sadece sosyal medyada yayınlamak üzere dizayn edilmiş arttırılmış gerçeklikleriyle, her gün evde armudun sapı üzümün çöpü demeden tartışırken, ne kadar mutlu olduklarının onayını sizden bekleyen insanlar tanırsınız. Sözün özü tanıdığınız birinin günlük yaşamındaki davranışları ile sosyal medyadaki paylaşımları arasındaki abartılı farkı sezebiliyorsanız orada tuhaf giden şeyler olabilir. Tabii ki kimse ağlarkenki hâlini oraya buraya yükleyecek değil, genelde mutludur kişisel paylaşımlar, ama kişinin kendisi mutlu olduğuna inanmıyorken sizden bunun onayını beklemesi absürt olacaktır.

“Eğer bir insan, abartılmış bazı davranışlar gösteriyorsa gerçekte o davranışın tam karşıtı duygular yaşamakta olduğunu da düşünmek gerekir. Bir insan diğer insanları ne denli çok sevdiğinden sürekli söz ediyorsa, bunu neden ilan etme gereğini duyduğu sorusu da akla gelir. Çünkü insanları gerçekten seven biri, bunu sürekli dile getirme gereği duymaz, sevgisini yaşantıya çevirir.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Öfke ve Düşmanlık

İnsan hayatının herhangi bir alanında “abartı” devreye girdiği zaman, abartılan şey sevgi bile olsa, oradan psikolojik anlamda kötü kokular gelmeye başlıyor. Örneğin bu onaylanma mevzusunda abartılı bir biçimde mütevazi davranan insanlara da rastlamak mümkün. Kendini övmenin hoş karşılanmadığının farkında olan bazı insanlar onaylanma ihtiyacını gidermek üzere tam tersi bir mütevazilik içine girebiliyor, sürekli kendilerini yerle bir edebiliyorlar. Çünkü karşıdan gelecek “yok canım abartma hiç de öyle biri değilsin” benzeri onaylanmaları duymak istiyorlar. Aslında kendini sürekli öven biriyle, sürekli yeren birinin temelde aynı narsisistik düşünceler içinde olduğu çıkarımını yapabiliriz. Peki birinin gerçekten alçak gönüllü olup olmadığını nasıl anlayacağız? Gerçekten öyleyse bu davranışlarında anlatım bulacak, sürekli kendini yere sererek bu işi söze dökmesine lüzum olmayacaktır. Böyle narsisistik davranan her iki tipteki insanlar için Montaigne de boş durmamış iki çift laf etmiş:

“Kendini olduğundan az göstermek, tevazu değil budalalıktır; kendine değerinden az paha biçmek korkaklıktır, pısırıklıktır. Kendini olduğundan fazla göstermek de çok defa gururdan değil budalalıktandır.

Kendinden aşağıya bakıp da kendi kafasına hayran olan adam, kendinden yukarıya, geçmiş yüzyıllara gözlerini kaldırsın; o zaman yüzlerce devin ayakları altında kalacak ve burnu kırılacaktır.”

Montaigne-Denemeler / Kendimizi Anlatmak

 

Esas ben vs. olmak istediğim ben

Bazı insanlar” diye diye örnek verip duruyoruz fakat amaç aslında öncelikle kendine şöyle bir dönüp bakmak, yani kendini tanımak ve “Ben de bu ‘bazı insanlar’ içinde olabilir miyim?” diye bir düşünmek. Ne zaman insanla ilgili bir şey görsek “aa bak bu aynı kaynım, kaynım da böyle” deme taraftarı olabiliyoruz, fakat çuvaldızı başkasına değil kendimize batırmakta fayda var. Çünkü eksikliklerin giderilebilmesi (her zaman giderilmesi gerekir diye bir şey yok) için önce fark edilmesi gerekiyor. Kimse mükemmel değildir dememize rağmen, görkeme ulaşma çabası hepimizin içinde olan ironik bir ütopyadır. Fakat bu görkeme ulaşma çabamızda mantığı ön plana alıp duyguları baskılamaya çalışmak insanın kendine yabancılaşmasına neden oluyor. Çoğumuzun içinde bir olmak istediğimiz ben ve esas ben vardır ve bu olmak istediğimiz ben’in öyle olması gerektiğine genellikle mantığımızla kanaat getiririz. Dolayısıyla bu içimizdeki ben’ler birbirini yeme hâlinde olabilir. Mesela esas ben kitap okumaktan hoşlanmıyorken, olmak istediğim ben her gün kitap okumam gerek diye zorbalık edebilir. Ya da esas ben çabuk sinirlenen biriyken, olmak istediğim ben’e göre bu mantıksız bir şey olduğundan “gayet de sakinim hiç kızmadım” diye baskın gelmeye çalışabilir, fakat bu kızmış olduğum gerçeğini değiştirmez. Burada önemli olan duygu ve düşünce arasındaki farkı kavramak ve esas ben ile olmak istediğim ben arasındaki dengeyi bulabilmek. Diğer bir deyişle, kendini tanıyıp duygularını inkâr etmeden kabul ederek, yeri geldiğinde duygularınla hareket ederken; bazen de daha faydalı olabileceğinden mantıklı kararlar alabilmek işin özü. Yani kızdığımı kendi içimde inkâr etmeyeceğim fakat kızdım diye de hemen ortalığı kırıp dökmenin alemi yok. Başka bir örnekle daha pekiştirelim: diyelim ki tembel bir insansınız, kanınız bile damarınızda “ay şimdi böbrekten süzülüp de kim geri gelecek ya” diye akıyor, ve bunun farkındasınız. Oldu o zaman ben buyum, kendimi böyle kabul ediyorum deyip bunu aşmaya çalışmamak dengeyi kaybetmek anlamına gelebilir. Tam tersinde ise kişi var olmayan bir benlik algısına kapılır ki bu da kendine yabancılaşmak anlamına gelir.

“Yaşamak, yaşantı üretmeyi, yaşama katılmayı, yorum yapmak yerine duygusal tepkiler verebilmeyi ve içsel yaşantılarımızı algılamaya çalışarak o doğrultuda hareket edebilmeyi içerir.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Sorumluluktan Kaçış

Zelda, içindeki “Esas Zelda” ile çatışırken.

Şuraya da minik minik mutluluklar çizelim.

Son olarak yazımıza birkaç küçük mutluluk sırrı serpiştiriverelim. (Bırak artık laf salatasını, sayfa sayfa yazdın; okur mutsuz, okur isyanda, okuru mutlu et!) Nedir bu mutluluğun olayı azizim? Gelip de bizi bulacak mı? Onun eşref saatine kaldıysak vay halimize.

“Sanırım, insanlar çoğu zaman mutluluk ile hazzı birbirine karıştırıp, kendilerine haz veren yaşantıları mutluluk diye adlandırıyorlar. Çünkü bana göre mutluluk bir durum değil, süreç; dış etkenlere doğrudan bağımlı olmayan, iç dünyamızın derinliklerinden gelen zaman zaman buluşabildiğimiz bir yaşantı. Kendimizi bir diğer insanla ya da evrenle bir bütün olarak yaşayabildiğimiz, bazen de sadece yaşıyor olmanın bize sevinç verdiği anlarda, bir başka deyişle kendimizi ve dünyamızı gözlemlemekten özgürleşebildiğimiz zamanlarda bizi sarıveren bir duygu, ısmarlanması mümkün olmayan.”

Engin Geçtan-Hayat

İnsan ikili ilişkilerinde mutluluğu yakalayamıyorsa hayatının büyük bir bölümünde mutsuzluğa gebe kalabilir. O yüzden insan ilişkilerinden bahsetmezsek saadet zincirimizde bir halka eksik kalır.

“İlişki, iş birliği temelinde oluşan bir kucaklaşma. Zorunluluktan ya da insanın kendi isteğiyle de olsa, bir şeyler kazanmak ya da bir şeylerden korunmak amacıyla oluşan beraberliklerde ilişki yaşanamıyor.

İlişki aynı zamanda, bir şeyleri birlikte yapmaktan mutluluk duymaktır. Önemli olan yapılan iş değil, yapılan şeyin birlikte yapılması ve o şey yapılırken bir bütün olabilmektir.”

Engin Geçtan-Hayat

Karşılıklı değer verilmemiş bir ilişki, pek de ilişkiden sayılmıyor. Bazı insanlar için değer vermek, zayıflık göstergesi sayılabiliyor. “Değer verme ki kaybettiğin takdirde üzülme” gibi bir mantık kuruluyor. Acı çekmemek için acıdan uzaklaşmak dolayısıyla üzülmemek, güçlü olmak gibi algılanabiliyor.  Halbuki insan değer vermeli, iş o noktaya gelirse de üzülmeli. Sadece olumlu duygulara hayatımızda yer açmaya çalışmak, her zaman moralimizi yüksek tutacağız diye düşünmek pek normal değil. Bazen keyfimiz kaçacak ve keyifsizliği de layığıyla yaşayacağız. (Bizim Ayşe mesela, çok güzel üzülür. Öyle güzel surat asar ki insanın içi kıyılır.)

“Kavuşabildiğimiz zevk ve nimetlerin hepsi mutlaka dertlerle, üzüntülerle karışıktır.”

Montaigne-Denemeler / İnsan Tabiatı

 

“Bir insan varoluşunun getirdiği sorunlara güvenli ve gerçekçi bir biçimde yaklaşabiliyorsa, değersizlik duyguları yaşamaz. Yenilgiyi de başarı gibi yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ettiğinden, karşılaştığı durumlardan ve kendisiyle ilgili gerçeklerden kaçmaz.

Acı verse de hoşlanmadığımız kendimizle yüzleşebilmeli ve bu yüzden asla kendimizi lanetlememeliyiz. Kendini lanetlemek ya da kendine acımak insanın sorumluluklarını görebilmesini engeller. Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir. İnsanın kendine yabancılaşması pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir.

Bazı insanlar, kendimizi dürüstçe yaşadığımız zaman, diğerlerinin bu “açık”tan yararlanarak bizi devirmeye çalışacakları görüşünü savunurlar. Oysa bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafından devrilebilir.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Değersizlik Duygusu

İnsanlık sevginin etrafında döner dolaşır. Mutluluk ve ikili ilişkilerden konu açılmışken sevgiden bahsetmeden yazıyı bitirmek olmaz. “Sevgi neydi?” sorusuna güzel ve alternatif bir cevap da Engin Geçtan tarafından verilmiş:

“Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar sevebilmeyi içerir, kendimizden çok ya da kendi yerimize değil. Bir başka deyişle, sevgi, diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz gibi sevebildiğimizde gerçekleşir.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Kendini Yaşamak

İnsanın sahip olma hissi genlerine işlemiş durumdayken, sevgiye de sahip olunacak bir şey gözüyle bakması günümüz ilişkilerinin en büyük problemi sayılabilir. Mesela biri çıkıp sorabiliyor “Her gün aynı pilav yenir mi?” diye. Karşındakine pilav muamelesi yaparsan bittabi yenmez. Ancak gerçek sevgi sahip olunabilecek bir obje ya da bir tüketim unsuru değil; türlü evrelerden geçen bir süreçtir.

“Pek çok insan diğer insanlara ve onların sevgisine sahip olma eğilimindedir. Oysa ilişki ya da sevgi yaşayan bir süreçtir, nesne değil. Dolayısıyla sevgi, beraberliğe yaşam katabilmeyi ve canlılığını artırabilmeyi içerir. Sevgiye sahip olabileceği umudunu taşıyan insan ona sahip olduğunu sandığı anda boşluğa düşer ve sahip olabileceği yeni şeyler arar.”

Engin Geçtan-İnsan Olmak / Yaşam ve Ölüm

 

Son Söz

İnsanın kendini tanıması, kendini olumlu ve olumsuz yönleriyle kabullenip kendiyle barışması, bireyselliğinin farkına varması, aynı zamanda diğer insanları yargılamadan hoşgörü içinde hareket etmesini ve iç huzura ulaşabilmesini sağlayan kapıları aralıyor. Günlük akışa kapılıp, nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım duygusuna kapılmadan evvel bir düşünmekte, dilimizden düşmeyen ancak üzerinde düşünmediğimiz konularla ilgili olarak biraz kafa yormakta fayda var. İnsan ve hayat üzerine yazarken, bu amaçla işe koyuldum. Montaigne’in Denemeler’inden ve Engin Geçtan’ın İnsan Olmak ile Hayat adlı kitaplarından oldukça esinlendim, faydalandım. Amacım biraz da bu kitapların içeriklerinin ne kadar özenli ve insana dokunan, insanın kendini tanımak üzere çıktığı yolculukta uğraması gereken duraklarda yer aldıklarını göstermekti. Konu insan olduğunda iki kere iki her zaman dört etmeyeceği için böyle bir yazı yazarken sağlam bir dayanak noktası oluşturmak benim için önemliydi. O yüzden, sadece kendi kendime vardığım yargılardan oluşan değil bolca alıntı ile fikrimi desteklemeye çalıştığım bir yazı oldu. Tabii insan anlatmakla bitmeyeceği için, burada bahsi geçenler hakkında çok daha ayrıntılı ve  başka konular hakkında da bilgi edinmek için kitapları okumanızı tavsiye ederim.

4 thoughts on “İnsan ve Hayatı Üzerine Düşünceler (Engin Geçtan ve Montaigne’den kesitlerle)

  1. Bu yazıyla bana kattıklarınızı bir tek ben bileceğim ama bir şekilde anlatmak gerekirse şu an yanımda olsanız dakikalarca sarılırdım. Çok teşekkür ederim

    1. Merhaba, kendimi ifade etmek, düşüncelerimi derleyip toplamak üzere yazdığım naçizane bir yazı ile sizin de hayatınıza bir dokunuş yapabildiysem ne mutlu bana. Bu güzel yorum için ben teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın.

  2. Merhaba, yazınız çok güzeldi. Okuduklarınızı ve düşüncelerinizi çok iyi bir şekilde yazıya dökmüşsünüz. Hem samimi hem de faydalı bir yazı olmuş. Keyifle okudum.

    1. Teşekkür ederiz güzel yorumunuz için. Hem faydalı olup hem de keyif verebildiysek ne mutlu. Sevgiler…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir