Derin Mevzular

Bir Tutam Bilgi Felsefesi ve Zıtlıklar İçindeki İnsan

Görmek

  işitmek

      duymak

           düşünmek

                  ve konuşmak…

koşmak alabildiğine

başı dolu

      başı boş

koş-

-mak…

Hehehey TARANTA-BABU

                                          hehehey,

yaşamak ne güzel şey

                 anasını sattığımın

                                   yaşamak ne güzel şey…

Nazım Hikmet

Geliyor sıram

ansızın atlayacağım boşluğa

ne çürüyen etimden haberim olacak

ne gözlerimin çukurunda dolaşan böceklerden

durup dinlenmeden ölümü düşünüyorum

sıram yakın demek.

Nazım Hikmet

Nazım Hikmet’in farklı zaman dilimlerinde kaleme aldığı mısralarına şöyle bir bakacak olursak, hem taşkınlığı hem de çökkünlüğü yaşamış bir insan canlanıyor gözümüzün önünde: bir gün öylesine cıvıl cıvıl, öylesine yaşam doluyken, başka bir gün tam tersine kedere boğulmuş bir Nazım Hikmet. İşte psikoloji bu noktada çok ilginç bir anlam taşıyor: kendimize, ötekine, dünyaya, evrene, yaşantılara, olaylara ve fenomenlere bakışımızda psikolojik yapımız zihnimizdeki filtrelerden biri gibi çalışıyor. Bu filtre sayesinde algılarımız yönleniyor, çeşitleniyor, farklılaşıyor. Her ne kadar evrensel duygular taşıyor olsak da bu psikoloji filtresinin insana özgü ve biricik olma durumu, bazen bir insanın başka bir insanı tam olarak anlamasının imkânsız olduğu sezgisini doğurabiliyor. Bu biraz fazla şüphecilik içeren sezgiye de Bergson’un açısından bakacak olursak onu şöyle değerlendirebiliriz: eğer sezgiye dayanan bir bilgi söz konusuysa, bu bilgi ifade edilemez ve başkasına iletilemez. Yok öyle değil başkasına iletilebiliyorsa, bu bilgi sezgi olmaktan çıkmıştır. Bir nevi “anlatılmaz, yaşanır”cılık felsefesi. Fakat insanlar olarak daima anlatmaya meyilliyiz, çünkü doğduğumuz andan itibaren ötekiyle var olan, bizden çıkıp ötekine ulaşan ve ötekinden bize yansıyan şeylerin bizde yarattığı etkilerle yaşayıp giden canlılarız. İnsanız, ötekiyle var olmaya muhtacız.

Kant Amca, peki sizce bilgi mümkün mü?

İnsanın yaşantısı dünyayı algılama biçimiyle şekilleniyor dedik. Yani algılayış biçiminiz nasılsa öyle bir insansınız. Aynı anlama gelecek üç-dört cümleyle daha laf salatası yapabiliriz. Bu düşünceyi Kant’ın bilgi teorisinde de buluyoruz. Kant’a göre insanın bilgi edinme süreci iki aşamadan oluşuyor:  birinci aşamada deney (deney dediysek aklınıza hemen pozitif bilimlerle bütünleşmiş bir laboratuvar ortamı gelmesin) yoluyla ham maddeyi alıyoruz. İkinci aşamada ise gelen ham madde zihinde birtakım işlemlerden/filtrelerden geçiriliyor ve sonuçta nur topu gibi bir algımız olmuş oluyor. İşte bu zihindeki “birtakım işlemler” kısmından sonra elde edilen sonuç bizim şeyleri algılama biçimimiz. Durum böyleyken bilgiye saf hâliyle değil ancak ve ancak bize görünen hâliyle ulaşabiliriz diyor Kant Amca. İşte bu “bize görünen şekliyle bilinen şey” yani “fenomen”, sanırım insanın yaşamına çeşitlilik ve öznellik katan en büyük olgulardan biri. Zihindeki torna sürecinde neler yaşıyorsak artık, envaiçeşit düşünceyle anlam arayışındaki yolculuğumuz hayat boyu devam ediyor. Akıl bu, iki kulplu bir çömlek, neresinden tutarsan yola öyle devam ediyorsun diye boşuna dememiş Montaigne.

Ya ne demek bilgi mümkün değil filan, mistik mistik konuşma Börcır.

(Karikatür: Umut Sarıkaya)

Kant’ın bilgi teorisindeki şüpheciliği, bilgiye asıl hâliyle ulaşamayacağımız düşüncesi, bir yerden sonra insanı huysuzlandırmaya, oturduğu yerde rahatsız etmeye, “arkama bir yastık mı koysam” minvalinde düşüncelere gark etmeye başlıyor. Çünkü insan bilmek istiyor; bilmek istemesini de geçtim, bilgisinden emin olmak istiyor. Bilim bu noktada çok değerli fakat bu yazıda felsefe üzerinden devam edeceğiz, nitekim bilimin de bir felsefesi var. Ne diyorduk, insanın felsefe ihtiyacı işte burada alevleniyor, kelimenin anlamından bile belli, felsefe: bilgi arayışı. Dolayısıyla felsefe yapana, bilgiyi arayana da filozof deniyor. Bu arayış süreci hep devam ettiği için de felsefe dinamik kalıyor. Mesela bir insan düşünün “ben bu konuya hakimim, bilmemnenin bilgisine sahibim, çok iyi bilirim” diyor, bir şeyleri bilmenin (ya da bildiğini zannetmenin) gevşemesine ulaşmış, otururken yastığa filan gerek duymuyor. O halde felsefe de bitiyor, çünkü bilgi arayışı sonlanmış durumda. Bu hususta söylenmiş en anlamlı söz de felsefenin babası Sokrates’in, üzerinde düşününce derin bir anlamı olduğunu fark edeceğimiz “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” cümlesi olabilir. Bu düşünceyle çekilmez ve huysuz bir ihtiyar (bilgiye erişememenin huysuzluk yarattığına değinmiştik) modunda sürekli bilgi arayışına devam etmesidir Sokrates’i filozof yapan. Bir de Karneades var ki bilginin mümkünsüzlüğü konusundaki görüşünün nirvanaya ulaştığını şu sözüyle anlayabiliriz: “hiçbir şey bilmediğimi de kesin olarak bilemem”. Şimdi suratınızda ekşi bir ifadeyle doğru bildiğinizi düşündüğünüz şeyleri bir sorgulayıp, varoluş sancısı seansınıza başlayabilirsiniz.  Şaka bir yana gerçekçi düşünmek lazım, günlük yaşantıdaki genelgeçer ve bilimsel bilgileri, “Dünya düz değildir” gibi, sorgulamanın da alemi yok. Her şeyin abartısı pek iyi olmadığı gibi, kontrolsüz şüphecilik de dipsiz bir kuyu. Burada önemli olan arayış farlarımızı açık tutmayı başarabilmek, yani kendimizi yenilemeye açık olabilmek. Nietzche’ye kulak vermek gerek; hayat sürekli tazelenen bir süreç, her gün yeniden doğmamız gerek, aksi takdirde kuruyup, çürüyüp, yozlaşıyoruz.

(Karikatür: Özer Aydoğan)

 

Hazır filozoflara dilimiz değmişken, Prof. Dr. Ahmet İnam’ın bol nükteli ve keyifli bilge tanımına da değinmeden geçmeyelim:

Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt!

Bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz. Serserilerle konuşur, berduşlarla arkadaşlık eder, bir sürü dedikodunun farkındadır, magazinleri izler ama bulaşmaz. Günde on beş dakika televizyon izler ama sonra genellikle evleri iki katlı olduğundan yukarı çıkar, Mevlana’yı Farsçasından okur, yatmadan önce iki bardak şarap içer.

Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü vardır, hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti. Yani bilge insan hayatın içindedir. Leman’ı, Penguen’i okuduğu zaman esprileri anlar, mel mel bakmaz. Yani ben bilgeyim, bu adamlar ne biçim espri yapıyor, çok ayıp demez. Son çıkan küfürleri bilir. Yeni küfürler üretir. Yaşamdan tat almayı bilir ama bunu hiçbir zaman ayağa düşürmez. Ayağıyla yaşadığı yaşamı yukarı çeker. O küfür ettiği zaman, küfür onda besmele gibi bir şey olur.

Bizde bilge; ‘yerinden kalkmaz, ak sakallı, yemek yemez, çişi gelmez biri’ olarak bilinir. Oysa bilge dediğin doğal gaz kuyruğuna girer, sırasını kapan olursa kavga eder, gerekirse karakolluk olur.”

(Not: Bilge “iyi bir hayata ulaşabilmiş kişi” anlamına geliyor. Bu durumda filozof ve bilge eş anlamlıdır diyemeyiz. Ancak, iyi bir hayat yaşamanın ön koşulu bilgiyse, yani bilgi arayışında olmak bize iyi bir hayat sunacaksa, bu koşul altında tüm bilgeler aynı zamanda filozoftur diyebiliriz. Yani belki de filozofluk bilgeliğin bir level altı gibi bir şey.)

Bakın Zelda, uyurken bile ne kadar bilge. Çünkü kedi felsefesine göre tüm bilgi pati fasulyesinde toplanmıştır ve Zelda, çok bilge bir kedi olduğu için, uyurken bile fasulyesini bizden esirgemez.

 

Armut piş, ağzıma düş’çülük

Belki de toplumsal olarak bazı alanlarda gelişemememizin sebeplerinden biri felsefeden uzak kalmış, felsefik yaklaşımı hayatımıza geçirememiş, içselleştirememiş olmamızdır. Bu bizim milletimize özgü bir şey değil, belki de tüm insanlığı ilgilendiren bir mesele. (Yani “Urfa’da Oxford vardı da İbo mu okumadı?” deseniz pek de haksız sayılmazsınız.) Olaylara bakışımızda  “arayışımız hemen sonlansın, aradığımızı şıp diye bulalım” tarzında bir yaklaşım içinde olabiliyoruz. Bu arayıştan ve bilmemenin verdiği huzursuzluktan çarçabuk kurtulma eğilimi, günlük yaşantımızda “armut piş, ağzıma düş” olarak cereyan ediyor. Bu da önce kişisel sonra da toplumsal gelişime ket vuruyor. Çünkü bilgiye kolay bir biçimde erişim, kişideki arayış isteğini sonlandırıp o konuyu orada kapatmasına neden oluyor. Tamam oluyor her şey, oh mis. Peki, bir arayış sonucu ulaştığımız değil de bam diye önümüze konulmak suretiyle öğrendiğimiz bilgiyi ne kadar içselleştirebiliriz? Bir başka soru, edindiğimiz bilgilerin yaşantımızdaki etkisini görebiliyor muyuz? Yoksa sadece bildiğimizi göstermek ya da bize fayda sağlayacağı ortamlarda kullanmak adına mı bilgi ediniyoruz?

Bilgimizle nasıl yaşıyoruz? Bilginin hayatımızdaki yeri nedir? Bilgimden oluşan çerçevem ile anlam çerçevem arasında harmoni yoksa bölünmüş bir kişilik oluşuyor. Bilgimi sevincime, üzüntüme, duyguma katamazsam bilgim öyle durur. Bilgim bir kitaptır gerektiğinde açar okurum dersem, bilgim içime değmezse entegrasyon eksikliği olur ve bu bir anlam hastalığıdır. Pek çok insanın üzerinde bilgiler akıp gidiyor, durmuyor. Onlara göre bilgi diploma için, statü için gereklidir.”

Prof. Dr. Ahmet İnam-Anlam sağlığının ölçütleri neler olabilir?

 

Tatlı su entelektüelliği

Birçoğumuz önümüze konulanı yemek ve sindirmekle meşgul, amiyane tabirle tatlı su entelektüeliyiz. Ya da entelektüel olduğumuzu sanıyoruz. Diğer bir deyişle kendimize entelektüel olucam ben diye bir amaç koyuyoruz ama bu bir yaşam tarzı hâline gelmiyor. Nasıl oluyor peki bu iş? Bilgi sahibi olmuş olmak için, ortamlarda biliyor desinler diye, ya da sadece iyi olarak addedildiği için, bir şeyler okuyabiliyoruz mesela. Bilmiyorum demek ayıpmışçasına, önümüze konulan ihtiyaç dışı bilgiyi depolayabiliyoruz. Fakat böyle bir niyetle yola çıkınca öğrendiklerimiz bir arayışa, ciddi bir bilme ihtiyacına cevap vermediği için, fikir dünyamız ve davranışlarımız üzerinde de bir etki yaratmıyor, işte o zaman tatlı su entelektüeli oluyoruz. Tabii bu yaşantıya geçirilemeyen bilgilerin de illa bir yere aktarılması gerekiyor, orası da muhtemelen egomuz oluyor. Bu da bir nevi aydınlık turnusolu gibi; bir şeyler öğrendikçe şişiyor muyuz, yoksa bilmediklerimizin aslında ne kadar çok olduğunu düşünüp, biliyor olmanın çok da matah bir durum olmadığını görerek egoda küçülmeye mi gidiyoruz? Bildiklerimiz arttıkça bilmeyenleri (bilmediklerini zannediklerimizi) hor görüp, ya sen ne anlarsın, falancaya bak bana gelmiş en iyi bildiğim şeyi anlatıyor, minvalinde cümleler kuruyorsak biraz sıkıntı var gibi.

Ahmet İnam’ın da belirttiği gibi içselleştirilmeyen bilgi adeta bir kişilik bölünmesiyle kendini ele veriyor. Mesela insanlar vardır; her konuştuğunuzda insanlıktan, iyilikten, güzellikten bahsederler. Gerçekten de güzeldir bu konularda dile getirdikleri; türlü filozoflardan, yazarlardan, sanatçılardan örnekler verirler. Fakat pratiğe gelindiğinde, günlük meselelerde bile ötekini kırmakta bir beis görmezler ve özür dilemek de onlar için değil başkaları için erdemmiş gibi davranırlar. İçselleştirilmeyen bilgilerin, anlamların içini nasıl boşaltıp, yozlaştırdığını bu tarz tutarsız davranışlarda görebiliriz. Kısacası dilde ahkâm kesip, yaşantıda adam kesmekle olmuyor efendim.

Kitap okumak güzeldir(?)

Mottosu toplumda iyi bir şey olarak benimsendiği hatta dayatıldığı için “kitap okumak güzeldir, okumalıyım” olan insanlar vardır; sonra bir kitabı okurken bitmesine kaç sayfa kaldı diye bakıp bakıp dururlar. Her gün şu kadar sayfa okusam bu kadar günde bitiririm diye aritmetik hesaplar da yapabilirler. Halbuki okumanın zevkine varmış biri bu tarz düşüncelere kolay kolay kapılmaz diye düşünüyorum. Bu sadece kitap okumakla sınırlı da değil, bir uğraşı kendilerine dayatılmış, adeta bir sorumluluk gibi yerine getirmeye çalışanlardan bahsediyorum. Aslında denklem oldukça basit, olmuyorsa zorlamanın alemi yok. Ama bu noktada toplumun, özellikle de aydın kesimin katı bir yaklaşımı olduğu gerçek. Bir gün çok okuyan bir tanıdığım “insan okumayı nasıl sevmez ya anlamıyorum” diye sitemde bulunmuştu. Okumayı seven biri olmama rağmen, bana kalırsa bunu anlamamız gerekmiyor; seven sever, sevmeyen sevmez, bununla ilgili katı yargılarda bulunmamak gerek diye düşünüyorum. Çünkü insanların arayışları birbirinden çok farklı,  mevzu her ne kadar kitap okumak gibi salt fayda içeren (ki bu okuduklarımıza göre de değişir, örneğin baştan sona sahte bilim içeren kitaplar da var) bir eylem gibi görünse de kişisel tercihlerin mutlak bir doğru gibi algılanmaması gerekir. Yani yine başa döndük, isteyen okusun istemeyen kendini zorlamasın.

Bu durumun bir üst versiyonu da onu yapmak çok keyifli ama boş bir şey, onu yapacağıma kitap okuyayımcılar. Mesela bilgisayarda oyun oynayacak ama bu sebeple oynamıyor, ittire kaktıra kitap okumayı tercih ediyor. Peki ne oldu şimdi? Boş olduğunu düşündüğü için (kaldı ki bilgisayarda oyun oynamanın boş olduğu yargısına da muhtemelen kendisi varmıyor, yine bir toplum baskısı mevcut. Ayrıca bir şeyin boş olup olmadığına bize kattığı bilgi oranıyla mı karar vermeliyiz sadece? Belki benim boşluk/doluluk anlam ölçütüm, yaptığım işin bana verdiği keyifle daha çok ilişkilidir, yani sürekli atom mu parçalayacağım?) oyun oynamadı, ama kitap okumaktan da zevk almadığından zamanını verimsizce geçirmiş oldu. Sonuç olarak kişi kendini kandırmaktan öteye gidemedi. Dolayısıyla burdan çıkacağım nokta yine kişinin kendini tanımasıyla ilgili olacak. Kimim ben? Ne istiyorum? Ne hissediyorum? Büyüklü küçüklü amaçlarım var mı? Nelerden hoşlanıyorum? Bunları az-çok cevaplamak gerek. Kendimizi tanıdığımız takdirde eylemlerimiz de daha yüksek bir farkındalıkla gerçekleşecek ve uğraşlarımızdan aldığımız dönütler daha anlamlı bir hâle gelecek.

Ç: Bu kadar da felseve yapılmaz. Kak dolaç biraz, neves al-ver. Yandı beynim, feryat figan, miyav.

Yeri gelmişken kedini tanımak üzerine yazdığım yazıya tam şuradan erişebilirsiniz.

Son dönemeç: zıtlıklarla dolu hayat

Nazım Hikmet’le başladık, Nazım Hikmet’le son dönemece girelim. Elimizde iki zıt ruh hâlini de görmüş geçirmiş bir Nazım vardı; biri taşkın ve yaşama sıkıca bağlı, diğeri bitkin ve umutsuz adeta gözü toprağa bakıyor.  Aslında hayattaki bütün anlamlar da bu zıtlıklar sayesinde kuruluyor. Sözüm ona, ölüm olmasa yaşamın anlamı olabilir miydi? Üzüntüler olmasa sevinçler nasıl olurdu? Örneğin, hep keyifli olsak, keyifli olmak diye bir tabir belki dile girmezdi, çünkü olağan hâlimiz, normalimiz bu olmuş olurdu. İnsan böyle olduğu gibi, büyük çerçevede evren de aynı şekilde zıtlıklarla var olan bir mecra (burada başında – veya + işareti olan bilimsel terimler gözünüzün önünde uçuşsun). Bu durumda bunca zıtlık içerisinde var olmanın yolu sistemi dengede tutmaktan geçiyor sanırım. Bunu felsefeye uyarlayacak olursak, bir anlam yaratmak için zıtlıklara ihtiyacımız var. Bu sebeple zıtlıklarla dolu yaşantımızda anlam arayışımız devam ederken sürekli bir kıyaslama içinde oluruz. Bazen o kadar abartırız ki (bakınız sistem denge durumundan ayrıldı, sorunlar başlayacak) bu kıyaslama işini, elmayla armudu kıyasladığımız da olur ancak bunu fark etmeyiz. Denge durumundan ne yöne yol alırsak alalım, ister coşalım ister çökelim, anlam sağlığımızda da o oranda bozulmalar yaşanır. Bir örnekle pekiştirelim, sürekli mutlu olmak isteyen birini hayal edin ve diyelim ki gerçekten de sürekli mutlu, coşkun bir biçimde mutlu, öyle böyle değil, uçuyor (bazı yazarlar mutluluğu bir yaşam biçimi olarak addedebiliyor ben burada öyle olmadığını varsayarak ele alıyorum), bir süre sonra bu yaşanana mutluluk diyebilmemiz mümkün olur mu? Yani mutsuzluk olmadan, mutluluğa anlam verememeye başlıyoruz. O yüzden hayat zıtlıklarla anlamlı ve belki de kişinin bu zıtlıklar içinde dengede kalabilmesi, yaşamayı ne kadar becerebildiğinin bir ölçütü olabilir.

 

Tagged , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir